Türkiye'nin Haber Sitesi Temizeller 23 Yaşında

  • Dolar 5.7096
  • Euro 6.3213
  • GR ALTIN 275.45
  • ÇEYREK 450.36

  • 07 Ağustos 2019, Çarşamba 14:58
AlicanDuran

Alican Duran

Birey, Toplum, Devlet ve Hukuk Devleti

Sevgili okurlarım, bu konu öyle bir konudur ki eğer makale şeklinde ele alınacaksa, sayfalarca yazmakla bitirilemez. Çünkü ‘’Hukuk Devleti’ anlayışını tartışmak şu kavramları bilmeyi gerektirir; Birey, Toplum, Toplum Sözleşmesi, Egemen İktidar, Devlet ve Devletin Evrimleşmesi, Hak, Hukuk, Hukuk Devleti olabilmenin kriterleri, Adalet, Yasama-Yürütme-Yargı, Kuvvetler Ayrılığı ve Kuvvetler Birliği, Normlar Hiyerarşisi, İktidar, Kolluk, Devletin unsurları ve Kökenleri, Demokrasi, Hükümet sistemleri ve tüm bu kavramların ayrı ayrı tipleri. Kısaca akademik anlamda ciddi şekilde araştırılan ve sayfalarca kitaplara dökülen bir konudur. Ancak ben size bugünkü yazımda insanlık tarihinin, ‘’Devlet’’ yapısına doğru evrilmesini ve ‘’Hukuk Devleti’’ kavramını açıklayacağım.

Yıl MÖ 12.000-MÖ 5.000, güzel bir güne uyandı insanlık. Nüfusları çok az ve farklı karanlık coğrafyalarda birbirlerinden habersiz yaşıyorlardı. Bilimsel keşifler, Siyasi yapılanmalar, topraklar arasındaki sınırlar, yasalar gibi hiç ama hiçbir şey yoktu. Özgürdüler. Doğada çıkan her papatya onlarındı. Kimsenin kölesi değillerdi. Ayrıca doğaya zarar vermiyor ve o nefis oksijeni içlerine çekiyorlardı. Sadece bireysel düşünüyor, günde 2-3 saat çalışıp geriye kalan zamanı kendilerine ayırıyorlardı. Fakat belirli bir zaman sonra çoğalmaya, birlikte yaşamaya ve artık bir toplum olmaya başladılar. Sadece kendilerini değil, topluluğunda doyumunu sağlayacak ihtiyaçlar doğdu. Sonrasında Tarım Devrimi başlayacaktı.

İnsanlık tarihine baktığımızda, insanlık belirli evrelerden geçerek bir topluluk oluşturmuş ve toplu yaşamanın, birlikte uyum içinde hareket etmenin ancak bir ‘’toplum sözleşmesi’’ ile mümkün olabileceğini, sonraki süreçte de topluluğa hitap eden ‘’normların’’ birer ‘’müeyyidesi’’ olması gerektiğini fark etmişlerdir. Ancak bu müeyyideleri uygulayacak bir de
‘’Egemen İktidara’’ ihtiyaç vardır. Bu ‘’Egemen İktidar’’ bir kolluk kuvvetine sahip olmalı, topluluktaki bireyler bu ‘Egemen İktidar’’ denen güçten çekinmelidirler. ‘’Egemen İktidar’’ yasa koyacak, idari ve askeri faaliyetleri düzenleyecek, yargılama işlerini yürütecektir. Tarihsel süreçte ayrıca incelerseniz çok farklı ‘’Egemen İktidar’’ anlayışları göreceksiniz. Günümüzde de olduğu gibi kimi ‘’Egemen İktidar’’ kavramı tek elde toplanırken kimisi belirli bir gruba ya da belirli bir topluluğa veya topluluğun tamamına yayılmıştır.

Bu insan toplulukları dünyanın pek çok farklı yerinde, farklı sebeplerle ve farklı zamanlarda Kabile, Site, Monarşik Devlet-Oligarşik Devlet-Teokratik Devlet-Plüralist Devlet-Feodal Devlet, İmparatorluk, Ulus Devlet vs. şeklinde evrilmişlerdir. Ancak dikkat etmek gerekir ki bu farklı insan toplulukları, çeşitli toplumsal yapılanmaları belirli sırayla da oluşturmamışlardır. Yani devletleşmeye doğru giden bu evrimleşme, dünyanın her yerinde ve her toplumda aynı şekilde ilerleme katetmemiştir. Devletin kökenleri hakkında antropologların yaptığı araştırmaları incelerseniz, evrimleşmenin her toplumda aynı sırayla seyretmediğini göreceksiniz. ÖR: Pierre Clastres bu konularda çok dikkat çeken araştırmalar yapmıştır.

Her ne tipte olursa olsun toplumsal birliktelik bir egemenlik arayışı içerisine girmiş, girmese bile o toplumda egemen olmaya çalışan güçler olmuştur. Bu toplumsal birliktelik zamanla ‘’Devlet’’ dediğimiz yapılanmayı inşa etmiştir.

Devlet, gündelik hayatımızın her yönünü kuşatan bir varlıktır. Kişinin, doğumundan ölümüne kadar her faaliyeti, Devlet tarafından düzenlenir. Günümüzde doğrudan ya da dolaylı olarak devleti ilgilendirmeyen hiçbir alan kalmamış gibidir. Bütün bu kapsayıcılığa rağmen insanlık tarihinin çok büyük bir kısmında devlet yoktu. İlk devlet son 5.300 yıl içerisinde ortaya çıktı. MÖ 4000 Sargon önderliğinde kurulan Akad’lardır.

Siyasal örgütlü bir ulusun ya da uluslararası topluluğun oluşturduğu bu toplumsal birliktelik olan ‘’Devlet’’, belirli erklerle yönetilir. Bu erkler ‘’Yasama- Yürütme- Yargı’’ kavramlarıdır. Bu erklerin kullanılmasına dair  ‘’Kuvvetler Ayrılığı ve Kuvvetler Birliği’’ diye adlandırdığımız kavramlar, düşündüğümüz kadar da eski kavramlar değildir. Montesquieu ve John Locke ile birlikte doğmuştur. Ancak daha önce teorileştirilmiş olmasa bile, devlet yapılanması içinde bu erkler her zaman vardı. İşte insanlık tarihinde en önemli nokta bu erkleri ‘’Egemen İktidar’’ nasıl, niçin, nerede ve ne zaman kullandı? Bu erkler tek elde mi toplandı yoksa farklı yapılanmalar arasında bölüştürüldü mü?

Monarşik Devlet yapılanmalarında bu erkler tek elde toplanır. O el krala, hükümdara, imparatora aittir. Astığı astık, kestiği kestiktir. Sınırlar içerisindeki her şey onun mülkiyetindedir. Ancak Egemen İktidara, soyut bir kavram olan Toplum Sözleşmesiyle verilen yetkileri, Egemen İktidar kullanma sınırını aştığı zaman, hemen hemen her coğrafyada isyanlar, kıyımlar, idamlar, topluluğun parçalanması, sınırların yeniden çizilmesi gibi sonuçlar doğmuştur. Fakat her yıkım, insanlık tarihi açısından yeni bir başlangıcı da beraberinde getirmiştir.

Dünya siyasi tarihine damgasını vuran 1789 Fransız İhtilali ve 1776 Amerika Bağımsızlık Bildirgesi artık insanlığa; Hak, Adalet, Ulus Devlet gibi kavramları aşılamış ve dünyanın her yerinde Ulus Devlet anlayışı yaygınlaşarak, pek çok devletin sınırları yeniden çizilmiştir ve Osmanlı Devlet’i de bu devrimlerden en çok etkilenen devletlerin başındadır. İşte tüm bu durumlardan sonra aslında çok eski kavramlar sandığımız Hak, Hukuk kavramları artık yeni yeni gün yüzüne çıkmıştır. Mülkiyet hakkı, şahsi haklar, kamusal haklar, sendikalaşmalar, anayasallaşma süreçleri derken artık yavaş yavaş Dünya Hukuk Devlet’leri yaratma yoluna girmeye başlamıştır. Egemen İktidarın gücü artık tek elde toplanmayacak, topluma yayılacaktır ve anayasallaşma süreçleri ile farklı hükümet tipleri de doğmaya başlayacaktır.

Bizim tarihimizde tam olarak ilk anayasallaşma hareketi diyemesek de 1808 tarihli Sened-i İttifak, 1839 tarihli Tanzimat Fermanı ve 1856 tarihli Islahat Fermanı gibi belgeler, bizi ileride ortaya çıkacak anayasacılık hareketlerinin ilk aşamalarına hazırlamıştır. 23 Aralık 1876’da şekli anlamda ilk anayasamız olan Kanun-ı Esasi yapılmıştı. Bu Hukuk Tarihimiz için atılan çok büyük bir adımdı. Ancak 1 Ocak 1878 tarihinde Rusya ile yapılan savaşı kaybeden Osmanlı Devleti, İstanbul kapılarına dayanan Rusya ile Edirne Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştı. Bu yenilgi sonrası II. Abdülhamit 13 Şubat 1878 tarihinde meclisi süresiz olarak tatil etmişti. 1908 yılında Selanik kaynaklı ve İttihat ve Terakki’nin baskıları karşısında II. Abdülhamit Han 23 Temmuz 1908 tarihli tebliğle Kanun-i Esasi’yi yeniden yürürlüğe koymuştu ve Mebuslar Meclisinin, Sultan Vahdettin tarafından 1920’de tasfiye edilmesiyle son bulmuştu. Daha sonra ise 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti anayasaları olan 1924, 1961,1982 anayasaları yapılarak, bu anayasallaşma süreçleri günümüze kadar evrilecektir.

Evet sevgili okurlarım, 5300 yıllık bu siyasal yapılanmayı iki üç satır da açıkladık fakat bugün sahip olduğumuz temel haklar olan kişilik hakları, sosyal ve ekonomik haklar, siyasal haklar vs. gibi pek çok hakkı, dünyanın her yerinde zulme uğramış insanlara, İspanyolların ve Portekizlilerin kıta keşiflerinden sonra Amerika ve Avrupa’nın pek çok yerine çalıştırmak amaçlı götürülen kölelere, Sanayi ve Endüstri devriminde gün de ortalama 14-15 saatten fazla çalıştırılan 12-13 yaşındaki çocuklara ve kadınlara, sendikalaşma hareketlerini başlatmak için hayatını feda etmeyi göze alan insanlara ve daha saymakla bitiremeyeceğim pek çok vakıa da hayatını kaybeden insanlara borçluyuz. Günlük hayatta kullandığınız şahsi eşyalarınız, arsalarınız, evleriniz ve arabalarınızın mülkiyetinin sizde olması, dünya siyasi tarihinin acımasız yüzünü göstermesinin bir sonucudur.


Bir bina inşa edeceğinizi düşünün. Bu evin belirli bölümleri olmalı değil mi? Yani temeli, kolonları, çatısı, duvarları, sıvası, boyası, tesisatı ve yıllarca ayakta tutmamız gerekiyorsa en önemlisi plan ve projesi. Sizce tek bir kişi bu evin tüm işlerini tek başına yapabilir mi? Hadi yaptı diyelim, bu bina kaç yıl ayakta durabilir? İşte ‘’Devlet’’ dediğimiz siyasal örgütlü toplumsal yapı da eğer uzun ömürlü olması isteniyorsa bu şekilde inşa edilmelidir. Devlet kurdum demekle işler yürümez, anayasal hareketler düzenledim, sendikalaşmanıza yasayla izin verdim, kamu kurum ve kuruluşları oluşturdum, tüzel kişilikler yarattım demekle de olmaz.

Devlet dediğimiz siyasal örgütlü bu toplumsal yapı eğer uzun ömürlü olmak istiyorsa;
Yasama-Yürütme-Yargı erklerini doğru şekilde kullanacak, çoğulcu anlayışı benimseyecek, yerine göre denkleştirici adaletle hareket edecek, pozitif ayrımcılığı layıkıyla kullanacak, insan hak ve özgürlüklerini gözetecek ve bunun gibi tüm diğer kurumlar, güvenilir bir yapı tarafından denetime tabi olmasına izin verecek ve bu kurumlar reformsal hareketlerle yeni dönemlerde güçlendirilecektir. Yoksa o ev rutubetlenir dostlarım, temeli çürür, boyası dökülür, çatısı zarar görür. Nefes almakta, uyumakta ve en önemlisi huzurlu olmakta zorluk yaşarsınız. Kısacası o bina yaşanamayacak bir hal alır.  

Dünya siyasi tarihinin, tekerrürlerinden ders çıkaran tüm siyasi toplumsal yapılar, Hukuk Devlet’i yaratma yoluna girmeye mecbur kaldılar. Çünkü insanlar ‘’Hak’’ kavramını artık çok fazla önemsiyordu. Bunun içinde ‘’Hak’’ kavramı metinlere yazılmalı, ‘’Hak’’ tablosu bilimsel şekilde teorileştirilmeli, bu haklara halk meclisleri aracılığıyla karar verilmeli sonrasında ise toplumun inancını kuvvetlendirecek şekilde bu haklar güvenceye kavuşturulmalıydı. Bunun içinde dilimizde ‘’Hak’’ kavramının çoğulu olan 170 yıllık ‘’Hukuk’’ kelimesi, hukuk terminolojisine katıldı. Çünkü hak;
herhangi bir varlığın, kanunî veya ahlaki gerekçelerle, sahip olması veya yapabilmesi olağan şeylerken, Hukuk; bağlayıcı kurallar bütünü demektir.

-Yani öncelikle bir ‘’Hukuk Devleti’’ inşa edebilmek için ortada bir devlet olmalı ve bu devlet içerisinde yaşayan insanların hakları, o devlet tarafından hukuki güvencelerle temin edilmelidir. Hukuk Devletinin en önemli ve ilk kriteri budur.

-İkinci kriterimiz; bu yarattığımız siyasal örgütlü ‘’Hukuk Devleti’’, ‘’Polis Devleti’’ kavramının karşıtı olmalıdır.
Polis devleti, “kamunun refahı ve selameti için, her türlü önlemi alabilen, bu amaçla kişilerin hak ve özgürlüklerine olabildiğince müdahale edebilen, onlara külfetler yükleyebilen fakat tüm bunları yaparken idaresi hukuka bağlı olmayan devlet demektir. Yani hukuka bağlı değilse, yargı denetimine de tabi olamaz.


-Üçüncü kriterimiz; ‘’Hazine Teorisi’’ kavramını terk etmek. Bu kavramda yine Polis Devleti yapılanmasının yumuşatılmış halidir. Burada idarenin bazı faaliyetleri dolayısıyla, hakları ihlâl edilen kişilere yargısal yoldan mali karşılık elde etme imkânı tanınmaktadır. Devlet yine burada da yargısal denetime tabi değildir.

-Dördüncü kriterimiz; Hukuk Devleti kavramı tanımına uygun faaliyetlerde bulunmak. Yani kısaca faaliyetlerini, hukuk kurallarına bağlı olarak yapan ve vatandaşlarına hukuki güvenceler sunan siyasal örgütlü bir yapı olmak.


-Beşinci kriterimiz ise Hukuk Devleti; Yasama, Yürütme ve Yargı organları Hukuka bağlı olmalıdır.

Tüm bu kriterler, uygun düştüğü ölçüde, anayasal zeminde bir Devlet’i, ‘’evet sen Hukuk Devletisin’’ diye tanımlamak için vardır.

Toparlayacak olursak, bir devleti ‘’Hukuk Devleti’’ diye nitelendirmek için o devletin, öncelikle ‘’Devlet’’ olabilme niteliğine haiz olması, vatandaşlarının temel hak ve özgürlüklerini hukuki güvenceler altına alması ve kendine karşı dahi yargı yolunu açık tutması, Polis Devleti ve Hazine Teorisi anlayışını terk etmesi, Egemen İktidar ve yapılanması hukuka bağlı olarak hareket etmesi ve yetkilerini aşmaması, hukukun evrensel kurallarına saygı göstermesi, adaletli (gecikmeyen!) ve demokratik rejimler içerisinde hareket edip, ayrımcılıktan uzak duran bir hukuk düzeni kurması ve tüm bunları layıkıyla sürdürmek için kendini yükümlü sayması gerekir.


*****
Anayasamızın ikinci maddesinde der ki;
        Madde 2 – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
*****

‘’Acaba Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Hukuk Devleti olma kriterlerine haiz mi?’’ Şuan hepinizin aklındaki soru bu değil mi? Hatta, tüm kriterlere bakarken ülkemizi baz alarak değerlendirme yaptığınızı düşünüyorum. Dünya haritası üzerinde ‘’Tam bir Hukuk Devleti’’ diyerek nitelendirebileceğimiz, çok sınırlı sayıda ülke var dostlarım. Biz kendimizi ‘’Dünyada da adalet yok zaten, ABD’de bile yaşananlara baksana’ ‘’ diyerek rahatlatıyor olabiliriz. Fakat tarihimize dönüp baktığınızda, kuruluş amacımızın ‘’Muasır medeniyetler seviyesi üzerine çıkmak’’ olduğunu asla unutmayın. İstediğimiz gibi bir ülke de yaşamak için, ‘’işi ehline veriniz’’ yani amcanızın oğluna teslim etmeyiniz, işini hakkaniyetle yapacak olan insanlara teslim ediniz. İşte o zaman bu uğruna ölünecek güzel ülkemiz, hak ettiği değere nail olacaktır. Sağlıcakla kalın…


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


Razi Kıldacı Razi Kıldacı 07.08.2019 19:14

Ağzına yüreğine sağlık. İnşallah dua ettiğimiz gibi bir toplum da yaşarız

Ali Riza Duran Ali Riza Duran 08.08.2019 09:41

Bir toplumda hak ve hukuk üstünlüğü yok edilmeye çalışılıyorsa, o toplumu çok büyük sorunlar bekliyor demektir. Sayın Avukat Alican Bey'in tamda buna değindigini düşünüyorum. TEBRİK EDERİM. Böyle toplumu bilinçlendirici yazılarızı her zaman bekliyoruz. TEŞEKKÜRLER.

Refik Yorgancı Refik Yorgancı 13.08.2019 14:07

Uzun zamandır bu kadar güzel bir köşe yazısı okumamıştım. Emeğinize sağlık.

Site en altı
yukarı çık